Su Böreği Yaptım!..

Tüm dostları Allah’ın selamıyla selamlıyorum. Ramazandan önce seviniyordum ramazan da bol bol yemek yapıp taslaklarımı eskisi gibi çoğaltırım diye. Ancak bu ramazan ne hikmetse canım hiiç yeni tarif denemek istemedi, hatta basit sofraları tercih ettim. Durum canımı sıksa da vardır bir hikmeti deyip geçiyorum.

Su böreği yapmak benim için biraz gurur meselesi olmuştur, çünkü hemen her Konya ziyaretimiz de eşimin büyük teyzesi Zehra teyze sağ olsun bizi mahrum etmez. Her gidişim de de yapılışına şahit olurum ve yeniden tarifini alırım. Ancak yurt dışında yaşayanlar bilir, izinler bir rüya edasıyla geçer ve insan sadece o anı yaşamanın sevinciyle boş vermiş davranır. Ben de bu yüzden teyzemin tarifini hiç denemedim. Üstelik ocak üzerinden pişirdiğinden bizim kullandığımız ocaklarda bu mümkün değil. Ama işin ucunda yarın Konya’ ya yerleşmek var, ben den su böreği isterlerse rezil olmak .:)

Ben imkanım olmadığından fırında yaptım ve Konya da yapılanın aksine daha kalın oldu. Ocak üzerinde pişirilecekse 5-6 kat olması yeterli ama fırın için 10 kat olabiliyor. Aslında biraz da su böreğini peynirli seviyorum ve peynirli börek için oldukça fazla miktarda tereyağı ve peynir kullanmak gerek, bu benim işime gelmiyor. Yemeklerde genellikle elimden geldiği kadar yağ miktarını azaltırım ama su böreğinde bu kurnazlık işe yaramıyor ve börek sert ve yavan oluyor.

 

Malzemeler:

  • 4 yumurta
  • Yarım çay bardağı su
  • Orta sertlikte bir hamur olacak kadar un
  • Tuz

 İç malzemesi:

  •  250 gr. Beyaz peynir
  • 125 gr. Tereyağı ( Katlara sürmek için.)
  • Biraz maydanoz

Yapılışı:

  •  Önce yumurtaları kırıp su ilave edin ve elinizle karıştırın.
  • Unu ve tuzu ekleyip yoğurun ve 30 dak. Dinlenmeye bırakın.
  • Bu arada peyniri rendeleyin ve içine maydanozu kıyın.
  • Tereyağını eritip hazır hale getirin.
  • Bekleyen hamuru 10 eşit bezeye ayırıp üzerilerini nemli bezle örtün ve her bezeyi orta boy (Benim tepsim 37 cm çapında.) fırın tepsisi büyüklüğünde açarak temiz bir sofra üzerine bırakın.
  • Diğer bezeleri de aynı şekilde açıp sofranın üzerine sıralayın.
  • Bezeler bitince büyük bir tencereye yarıdan fazla su koyun ve kaynamaya bırakın. Kaynayınca 1 yemek kaşığı kadar tuz atın.
  • Bir leğen içine de soğuk su koyup ocağın yanına hazır edin ve bir tepsi içine ters çevireceğiniz bir süzeği de soğuk su kabının hemen yanına koyun.
  • Fırını 200° de ısıtın.
  • Yufkaları teker teker kaynayan suya dikkatlice bırakıp kevgirle nazik hareketlerle her yerinin suya eşit temasını sağlayın.
  • Tepsiyi tereyağıyla yağlayın ve bir tane kuru yufkayı tepsiye açın diğer bir yufkayı da tepsinin en üstüne sermek için kuru olarak ayırın. . Şayet yufka tepsiye büyük gelirse tepsinin dışına doğru sarkıtın. Üzerine 1-2 yemek kaşığı kadar erimiş tereyağı gezdirin.
  • İlk yufkayı kaynayan su içinde 30 saniye ile 1,5 dakika arası bekletin ve dikkatlice çıkarıp soğuk suya bırakın.
  • Soğuk su içinde kısa bir süre bekletip çıkarın ve fazla suyunu bırakması için süzeğin üzerine serin.
  • İlk kuru yufkanın üzerine ikinci haşlanmış yufkayı koyun, büyük gelirse büzüştürün ve tekrar üzerine tereyağı gezdirin.
  • Üçüncü yufkayı da haşlayarak tepsiye yerleştirip üzerine peynirli harcın yarısını eşit olarak yayın.
  • Peynirin üzerine üç kat daha aralarına tereyağı sürerek haşlanmış yufka serin ve tekrar kalan peynirle ikinci kat peyniri döşeyin.
  • Yine üç kat aralarına tereyağı gezdireceğiniz haşlanmış yufka serin ve en üstüne ayırdığınız kuru yufkayı yerleştirin. Altta ki yufka tepsinin dışına sarkıttıysanız kuru katı koymadan sarkan uçları tepsinin içine kıvırın. Üzerine kuru yufkayı serip yufkanın kenarlarını parmaklarınızla bastırarak sıkıştırın.
  • Kalan tereyağını böreğin en üstüne sürün ve sıcak fırına koyun.
  • Pişme süresi vermiyorum, bu süre fırından fırına değişiyor. Böreğin altı ve üstü kızarınca böreğiniz hazır. Fırından çıkarıp üzerini daha büyük bir tepsiyle örtün ve tepsinin üzerine de bir sofra örtün. 30 dakika kadar bekletirseniz börek içini çeker ve daha güzel olur.

Hayırlı iftarlar…

Posted by admin on Ağustos 31st, 2010

Filed under Genel | 7 Comments »

Cuma Yazısı

 Tüm okuyucularıma hayırlı ve aydınlık bir cuma günü diliyorum. Bu günün hürmetine aç olana hayırlı bol rızk, derdi olana acil deva, hasta olanlara şifa, darda ve zorda olan tüm Muhammet ümmetine çıkış yolları nasip etsin rabbim.

.

Posted by admin on Ağustos 27th, 2010

Filed under Cuma Yazilari | 1 Comment »

Cuma Yazıları “Aman”

Bütün islam aleminin bu aydınlık cuması mübarek olsun.
Aman
Aman efendim, aman!
Galiba Âhir Zaman!
Manzarası yurdumun,
Tufan gününden yaman!
Göz görmez aydınlıkta;
Asümanedek duman.
Yer dumanmış ne çıkar,
Duman dolu âsüman.
Türk evi delik deşik;
Yıkı dökük hânüman.
Duraksız itiş kakış;
Süresiz karman-çorman.
Anne çocuk doğurur,
Köpek soyundan azman.
Beyinler zıpzıp kadar,
Mideler koskocaman.
Aziz fikir buğdayı,
Katıra mahsus saman.
Boş lâf, hep dalga dalga;
Uçsuz bucaksız umman.
Hayvanlık orkestrası:
Eşek, birinci keman.
Orman keleş, nebat kel;
Nebat adamlar orman.
Midelerde ihracat,
Günde beş milyon batman.
Bilmem kaç milyar harman.
Yangın evinde satranç;
Plân, reform ve uzman.
Tam bir buçuk asırdır,
Maymunlardan eleman.
Bizdeki hale nispet
Maymun taklitten pişman.
Hangi yol Türke uygun,
Hangi parti tercüman?
Çıkamaz meydanlara;
Camide mahpus iman!
Silah küfrün belinde,
Küfrün elinde, ferman.
Cehle sorarsan ilim;
Zehre sorarsan, derman.
Rahmet, meçhul kelime;
Bilinmez isim, Rahmân.
Kutsal kitaptır fuhuş;
Ahlâk, okunmaz roman.
Tarih, kontra gerçeğe;
Hürriyet hakka düşman.
Millete kasdedenin
İsmi milli kahraman.
Yere batsın bu dünya,
Bu dünyadan hayr uman!
Genç adam, at yorganı!
Sana haram, uyuman!
Aman, efendim aman!
Efendim, aman, aman!

N.F. Kısakürek 1964

Posted by admin on Ağustos 20th, 2010

Filed under Cuma Yazilari | 5 Comments »

Oruçluyum Mutluyum Huzurluyum Diyen Kaç Kişiyiz? :) Lorlu Kurabiye

Başlık facebook tan çok hoşuma gittiği için kullanmak istedim. Ben kendi adıma rahatlıkla “Oruçluyum,  mutluyum, huzurluyum.” diyorum ya siz?

Ramazan olunca iki insanın birbirine ramazan tebriğinden sonra ilk sorusu: “Ramazanla aran nasıl?” gibi sorular oluyor. Rabbim verdiği zorluğa kolaylık yaratmaz mı? Elbette yaratır…hem de biz layık olmasak bile. Mübarek oruç sabrıyla birlikte günlerimizi şereflendirdi. Facebook ta paylaşılan şu cümle çok hoşuma gitti:  Oruçluyum, mutluyum, huzurluyum! Gerçekten de midelerimiz, tüm bedenimiz rahatladı. Tabi bu rahatlığı  zikir, tefekkür, ve sabırla - özellikle gıybet  gibi bir belaya karşı-  süslemek gerek.

 Ramazan da ne kadar kurabiye yapıyorsunuz bilmiyorum ama bu kurabiyeler insanın rüyasına girer. Peykek benzeri olan lorlu kurabiye, özellikle tazeyken kıtır bir kurabiye tabakasının içinde pişmiş tatlı lor tadıyla bir taneyle yetinilmeyecek kadar lezzetli.

Malzemeler:

  • 100 gr oda ısısında tereyağı
  • 100 gr. sıvıyağ
  • Yarım bardak yoğurt
  • 400 gr. un
  • Üzerine serpmek için pudra şekeri

İç harcı için:

  • 250 gr. tuysuy lor
  • 250 gr. toz şeker

Yapılışı:

  • İç harcın malzemelerini karıştırıp şekerin erimesi için bir gece buz dolabında bekletin. ( Ben bekletmeden de yapıyorum.)
  • Fırını 190° derecede ısıtın.
  • Hamur malzemelerini kullanarak kurabiye hamurunu yoğurun.
  • Hamurdan ceviz kadar parçalar koparıp tezgah üzerinde merdane ile açıp inceltin ve ortasına bir tatlı kaşığı kadar lorlu harçtan koyup büzüştürerek kapatın.  Hamuru açarken dikkat edin çok ince olmasın ki, lor konunca patlamasın.
  • Ek yeri üste kalacak şekilde tepsiye dizin.
  • Sıcak fırında hafif pembeleşene kadar pişirin. Ilıyınca üzerine pudra şekeri dökerek servis yapın.

Posted by admin on Ağustos 16th, 2010

Filed under Kurabiyeler | 7 Comments »

Öcce…

 Allah’ın selamı bütün Muhammet ümmetinin üzerine olsun… Bu yıl da bizi ramazana kavuşturan rabbime şükrediyorum. İslam aleminde farklı bir kıpırdaşma ve kaynaşmanın başlangıcı bu gün. Yeryüzündeki tüm inana gönüllerin aynı halde olduğu, daha durgun ,daha sukut daha parlak bir gün bu gün. Ramazanı mükellef sofralar olarak görmeyeceğimiz bir ayımız olsun inşallah. Çok yemenin zararları en çok bu mübarek ay da kendini gösteriyor. Hem sağlığımız bozuluyor hem de kalp gözümüze, rabbimizle aramıza damak tadı ve keyiften oluşan bir perde giriyor. Lütfen bu ramazan dostlarımızla daha sade sofralar paylaşalım ve bunun sebebini de anlatalım ki, bu bilinç yayılsın.

 Bu gün çok lezzetli bir yemek yayınlamak istiyorum. Güzel memleketimin mutfağından Antep lezzetlerinden öcce tarifi vereceğim inşallah. Öcce daha çok bahar aylarında yapılan bir çeşit mücver. İftar sofralarımıza yakışacak bir lezzet olarak tavsiye ediyorum. Biz geleneksel olarak ayranla ekmek arasında tüketiyoruz. Bu akşam öcce mercimek çorbası, salata ve ayrandan oluşan bir sofra hazırlayabilirsiniz.

Kalbinizden kanaat

Dilinizden zikir

Sofranızdan bereket eksik olmasın…

  Malzemeler:

  •  250 gr taze sarımsak
  • 250 gr taze soğan

  • 1 bağ maydanoz

  • 3 yumurta

  • 5-6 kaşık un ( Un miktarını harca göre ayarlayın, kaşıkla yağa konacak kıvamda olacak.)

  • Karabiber, pul biber, tuz, biraz kimyon

  • Kızartmak için zeytinyağı ( Öcce özellikle zeytinyağı ile kızartılır.)

Yapılışı:

  •  Yeşillikleri güzelce yıkayıp çok ince olacak şekilde kıyın. Yumurtaları yeşilliklerin üzerine kırın ve baharatlarını ilave edin.
  • Yumurtaları karıştırdıktan sonra unu ilave edin. Kaşıkla tavaya dökülecek kıvamda olmalı.
  • Tavada zeytin yağını kızdırın, kaşıkla aldığınız harcı kızgın yağa dikkatlice koyun. Kaşıkla öccelerin üzerini yayarak düzeltin. Ateş çok harlı olmasın, ama kısık da olmasın. Arkalı önlü kızartın ve kağıt havlu üzerine alın.
Ekmek arasında limon ve ayranla servis yapın.

Posted by admin on Ağustos 11th, 2010

Filed under Antep'in Hafif Yemekleri | 7 Comments »

Pangasus Kavurması

 Allah’ın selamı layık olan herkesin üzerine olsun… Güzel bir günün sabahındayız. Bu gece mübarek berat kandili. Sesimin ulaştığı bütün Müslümanların kandili mübarek olsun.

Havaların sıcaklığından rahatsız olurken yine Almanya’nın boğucu ve kapalı havasıyla baş başa kaldık. Aslında çok kötü sayılmaz çünkü mübarek ramazan kapıda ve sıcaklığın düşmesi bu açıdan sevindirici. Bir taraftan Allah’tan gelen baş tacı derken, diğer tarafta da istemişken hazineleri bol olandan en iyisini istemek dua yaparken veya dilekte bulunurken azla yetinmemek gerek diyorum. İstediğimizin hiçbir zafiyeti eksikliği yok. İsteyin isteyebildiğiniz kadar… Yeter ki kul olduğumuzu ve istediğimizin de bizi halk eden olduğunu idrak edelim.

 Orta derecede balık sevenlerdenim. Her balık etini severek yemiyorum. Özellikle yağlı balıkları severim. Eşim sık sık dondurulmuş balık çeşitlerinden alır ve genellikle somon haricinde beğendiğim de yok. Geçen yıllarda tevafuk bir balık aldık ve o zamandan beri başka balık almıyorum. Pangasyus denen bu balığı ister kızartma, ister kavurma, isterse fırında yapın her haliyle güzel. Hatta unlu ve yumurtalı kızartınca tavuk etine çok benzetiyorum. Türkiye’de satılıp satılmadığını bilmiyorum ama Avrupa da kolaylıkla bulunan bir balık. Balıklardan hiç anlamam ve pangasyus hakkında ne kadar araştırma yaptıysam Türkçe ismi hakkında kesin sonuca ulaşamadım. Dil balığı diyen var, kedi balığı veya köpek balığının bir türü diyen var. O dediklerinin aldığım dondurulmuş balıkla ne kadar ilgisi var onu da bilmiyorum.

 

Malzemeler:

  • 500 gr. Pangasyus fileto
  • 1 baş kuru soğan
  • 2-3 tane yeşil biber
  • 1-2 tane patates
  • 2 diş sarımsak
  • Tuz, karabiber
  • Zeytinyağı

Yapılışı:

  • Balığın buzunu çözdürdükten sonra 2 parmak eninde doğrayın.
  • Patatesi de küçük küçük doğrayıp soğan ve sarımsağı ince kıyın. Biberleri de ortama uydurun.
  • İki tane tava hazırlayın ve tavanın birinde biberleri az yağda soldurup bir kenara alın ve yerine patatesleri koyup pişmeye bırakın.
  • Diğer tavaya biraz zeytinyağı ve kıyılmış soğanı koyup soğan yumuşayana kadar kavurun.
  • Soğan kavrulunca sarımsak ve balığı ilave edip balıklar hafiften kızarana kadar kavramaya devam edin. Rengi değişip pişince diğer tarafta pişen patatesle ve daha önce kızaran biberle karıştırıp baharatlandırın. Balığı pişip pişmediğini tadarak kontrol edin.

Servisi ekmekle yapabileceğiniz gibi pilavla  da servis edebilirsiniz. Tek şartı güzel bir salata…

Posted by admin on Temmuz 26th, 2010

Filed under Kendi Gelistirmelerim | 18 Comments »

Hadi Imanımızı Tazeleyelim…

 Cuma Müslümanın her hafta yinelenen bayramıdır…Cuma secdeye varmayan alınların haftada bir de olsa yönünü rabbine çevirmesidir. Cuma bize dayatılan boş, lüzumsuz ve amaçlı (sevgililer günü, babalar günü vs.) özel günlerin en güzel seçeneğidir. Siz, bir şeyleri kutlamak için bahane arayanlar…buyurun kendi köklerinize ait bir günü kutlayın, bir abdest alın…secdeye varın…ellerinizi açıp yaratana gönlünüzü, derdinizi açın… Ağlayın, birbirinizi tebrik edin, çocuklarınıza hediyeler verin…Hadi… bu gün cuma, hangi dine mensup olduğumuzu yeniden hatırlayalım… Hadi hep birlikte: “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluhu”

Posted by admin on Temmuz 23rd, 2010

Filed under Cuma Yazilari | 5 Comments »

Şehriye Pilavı

Tüm takipçileri selamların en güzeliyle selamlıyorum. Hayat beklentilerin bittiği noktada biter. Yani hep kullandığımız “Ümidini kesmek…” tabirinden bahsediyorum. Her insan yaşamı boyunca büyüklü küçüklü bir şeyleri bekler. Okulun bitmesini, evlenmeyi, çocukların doğumunu, tatili, yaptığı duanın sonucunu… Hep beklentisi hep umudu vardır. Aslında yaşam hep bir şeylere gebedir. Bazen karanlıktan sonra ışığın geleceğini beklemek yerine korkunç bir ümitsizliğe düşeriz. Sanki onca kapı açan, kulunu en karanlık geceden aydınlığa çıkaran rabbimin haşa kudretinde zafiyet varmış gibi… Aslında zafiyet bizim imanımızdadır, gereğince tevekkül etmeyişimizde, sabır nimetini soluyamayışımızdadır. Siz de üzerinize dağların yıkıldığı anda bilin ki, bunun da bir aydınlığı mutlak vardır. Yapmanız gereken, daha doğrusu sizden istenen şey her dünya kapısı kapandığında, sizin yönelecek tek kapı oluşunun bilincine varmanızdır. O kapıya yönelmeniz, bu sıkıntılı sınavı başarıyla atlatmanızdır. Zorlukla birlikte mutlaka kolaylıkta vardır.

Konunun benimle en ufak bir alakası yok, önce onu söyleyeyim. Okuyan akraba-ı talukatın ve dostların aklına bir şey gelmesin. Kendi dünyam da ne çok beklentilerin olduğunu ve bu beklentilere sürekli yenilerinin eklendiğini düşünürken yukarıdaki satırları yazdım. Hayatımda rabbim affetsin birkaç defa anlık olarak ümitsizliğe düşmüşümdür ve o kısacık anın bile ne çok can acıttığını biliyorum. Ve biliyorum ki, ümidin bittiği an insanın da bittiği andır.

 Şu anda burada hava hafif yağmurlu ve tabi bulutlu…yani güneş görünmüyor, içim karadı biraz da bu karartının yansıması.  Allah eksik etmesin yoksa daha ne beklentilerim var. Nasip olursa vatana döneceğim, çocuklarıma gerektiği gibi eğitim verileceği okullara göndereceğim, Osmanlıca öğreneceğim…kul olma gayretimi artıracağım daha neler neler… Rabbim gözümüzü gönlümüzü maddi ve manevi güneşlerden mahrum etmesin… Amiiin…

 Ben tarif verecektim, az kalsın unutuyordum.:)) Bu olasıdır, zira bu tür unutkanlıklarım oluyor. Siz yorum yayıp uyarmadan ben tarifi vereyim. Denemeyenlerin mutlaka denemesi gereken çok lezzetli bir yemek. Tane tane makarna mı, desem pilav mı?.. Adı ne olursa olsun gerçekten yemelik yutulmalık bir yemek.

 Malzemeler:

  • 2 bardak şehriye
  • 2- 2,5 bardak sıcak su
  • 1 kaşık tatlandırıcısız sebze tozu ( Almanya da Drogerielarda satılıyor, ,içinde monosodyum glutamat yok, sadece tuz ve kurutulmuş sebze tozu ve parçacıkları var.)
  • Tereyağı, zeytinyağı ve sıvı yağ karışımı
  • Karabiber

Yapılışı:

  • Şehriyenin bir bardağını ısınmış yağa atıp pembeleşene kadar kavurun.
  • Şehriye kavrulunca kalan şehriyeyi de tencereye koyup karıştırın ve suyunu, sebze tozunu veya tuzunu ve sıcak suyunu koyun.
  • Pilavın suyu kaynamaya başlayınca ocağın altını kısıp tencerenin ağzını kapatın.
  • Pilav gibi suyunu çektirince gerekirse az miktar kaynar su ilave edin.
  • Şehriyeler suyunu çekip yumuşayınca ocaktan alıp 5.10 dakika dinlendirin ve salatayla servis yapın.

Posted by admin on Temmuz 17th, 2010

Filed under Pilavlar | 5 Comments »

Porselen Boyama…

Sıcak bir temmuz gününde tüm dostları Allah’ın selamıyla selamlıyorum. Almanya yanlış hatırlamıyorsam en son 4-5 yıl önce bu kadar sıcak bir yaz geçirmişti. Esintinin olmadığı bunaltıcı bir sıcak var. En son bu yaz bütün Alman’lar vantilatör benzeri soğutucularla tanışmış olmalı. Biz vantilatör aldığımızda paket yaptırırken orta yaşlı bir Alman’ın can havliyle vantilatörü nereden aldığımızı sormasından bunu anladık.

 Yazı sıcak geçen Gaziantep gibi bir iklimden gelmeme rağmen, Almanya sıcakta hiiç çekilmiyor. Üstelik serinlemenin pek de fazla yolu yok, istediğiniz kadar pencere açın esintiye hasret kalıyorsunuz. Bu sıcaklarda yemek yapmak iste tam bir işkence. Ne yapmak ne yemek istediğimden, dolapta bana bakan kara gözlü patlıcanları ne yapacağıma dair en ufak bir fikir geliştiremiyorum. En can kurtarıcı yemek kahvaltı benzerleri olduğundan bloğum tarihinde ilk kez taslaksız kaldı. Galiba havalar biraz serinleyene kadar da böyle idare edeceğiz. Biraz tatil resimleri, biraz hobi çalışmaları…

Son dönemde tabak çanak boyamaya merak saldım. Alışveriş yaparken porselen boyalarını görünce, eşimin de ısrarıyla alıp denedim. Çok zevkli bir uğraş. İlk hevesle 3-5 tabak boyadım ama sonraki günler yoğunluğumdan öylece kaldı. Ama boyalarım ve fırçalarım hazır vaziyette geri dönüşümü bekliyor. Aşağıdaki tabakların desen ve boyaması bana ait. Öyle profesyonel değil ama ilk çalışmaların olduğunu düşünürsek idare eder.

Posted by admin on Temmuz 11th, 2010

Filed under Hayatin Icinden | 25 Comments »

Anadolu’dan Geldik…Antep (1)

Tüm dostları selamların en güzeliyle selamlıyorum. Henüz konuşamayan çocuklar için kullanılan bir tabir vardır “ Ağzının içi laf dolu.” derler, en azından bizim oralarda öyle derler. İşte ben de kendimi tam öyle hissediyorum. Bilgisayarın başına geçip geçmemekte epey tereddüt ettim, tatil mevsimi yokluğum arada kaynar dedim…ama sorumluluk denen şey bu olsa gerek. Ortada kısa bir süre diye verilmiş bir söz var. 2 haftalık jet tatilimizden çuval çuval hatıralarla evimize döndük çok şükür. Yediğimiz içtiğimiz bizim olmadan, gezip gördüğümüzü de anlatmak gerek. Tabi bunca şeyi bir demeye yazarsam sayfama kimse girmez bunu bildiğimden parça parça sizinle paylaşacağım inşallah.

İlk dosya sıcağı sıcağına Antep’den…Neler yedik, neler gördük, kimlerle tanıştık? 4 yıllık hasretin sonunda Antep sokakları benim için susuzluğumu gideren soğuk su misali gibiydi. Hasret kaldıklarımın yanı sıra görmeden sevdiklerimle tanışmak  mutluluk vericiydi.  Sevgili Naile ve  Rabia ile tanıştık, kaynaştık…ikisi de beklediğim gibi sıcak, içten ve hoş hanımlar. Bloglar aynı fikrin insanlarının buluşması açısından insana çok güzel ortamlar sunuyor. Onlarla sohbete gerçekten doyamadım, birkaç saat bana yetmedi ama damağımda kalan tatlı sohbetleri için güzel arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Ayrıca Rabia’nın elleriyle hazırladığı dut reçeli ve Naile’nin mis kokulu el emeği için bir kez de buradan teşekkür etmek istiyorum. İnşallah bir daha ki sefere iki lafın değil epey bir lafın belini kırarız.:))

 Sabahın sekizinde vardığımız Antep’ de iki maharetli hanımın, ablamın ve gelinimizin hazırladığı  nefis  kahvaltıyla, Antep de yani yemeğin başkentinde olduğumuzu anladık. Ağabeyim zamanın kısıtlı olmasından dolayı dinlenme den bize kısa ama hoş bir şehir turu yaptırdı. Elinde görmek isteyebileceğimiz tarihi mekanlar, türbe ve ziyaret yerleri, halka yeni açılan kale gibi yerleri listelediği bir dosya ile bize belki 40 derece sıcaklığa rağmen çok güzel saatler yaşattı. Bazen ağladık bazen hayretleri içinde kuş bakışı Antep’in güzelliklerini seyrettik.

İlk durağımız Pişirici Kastel’i idi…dışarıdaki sıcağa rağmen Kastel’in merdivenlerinden inerken yüzümüze vuran serinlik, ecdadın iklim koşullarına  bizden çok daha kalıcı çareler bulduğunu düşündürdü.

Kastel kelime olarak suyun bölümlere ayrıldığı yer anlamına geliyor. Gaziantep’e özgü kasteller eskiden şehrin su ihtiyacını karşılamak için farklı yerlerde bulunan su kaynaklarını, açılan kanallarla şehrin altında belirli yerlere yönlendirilerek halkın hizmetine sunulduğu yerler. Evler ve camiler yer altındaki bu su kanallarının üzerine veya yakınına inşa edilerek su kanallarına kuyular açılarak günlük yaşam için su temin edilirmiş. Pişirici Kasteli şehrin en kapsamlı kasteli olarak öne çıkar. Orta da bulunan çift bölmeli havuzun etrafında küçük hazneler sıralı olup mescit, çimeklik (Yıkanma bölümü) ziyaret yeri ve hela bölümleri mevcuttur. Bulaşık, çamaşır ve yün yıkamak amaçlı da kullanılan kasteller, sıcak mevsimlerde evlerde açılan su kuyularına sıcaktan korumak için kimi erzaklar asılarak soğutma amaçlı da kullanılırmış. Yani bir çeşit buzdolabı olarak…

Üsteki havuzların etrafında bahsettiğim hazneler görülüyor. Resmi çektiğimiz tarafada ise dinlenme yeri ve kayaya oyulan mihrabıyla harika bir mescit var. Resmi aşağıda…

Sonraki durak Gaziantep Savaş  Müzesiydi. Ablamın “Görsen gözyaşlarını tutamazsın!” sözünde ne kadar haklı olduğunu anladım. Ayrıntılı bilgiyi bağlantıyı tıklayarak okuyabilirsiniz. hatta okumakla yetinmeyin, 3 boyutlu sanal bir tura çıkın. İnanın çook beyeneceksiniz.  İşgal altındaki sefaleti, bakır tabaklardan yapılan sahan bombalarını, tak takı denilen ve taramalı tüfek sesi çıkaran, amacı sadece düşmanı korkutmak olan aleti ve en son sesli anlatımla ve kronolojik panolar eşliğinde  tamamen gerçek olaylarla ve resimlerle hazırlanan sunumu gördükten sonra ben onlarla gurur duydum. Ama onlar bizim halimizi görse ne derdi bilemem!

Bu ev H. Hüseyin Nakıpoğlu tarafından Antep belediyesine hibe edilerek bu hale getirilmiş. Antep’ de tarihin tozlu sayfalarına amaçlı olarak gömülmek istenen tarihi ve milli değerlerimizin simgesi mekanların, restore edilerek halkın ziyaretine açılması Türkiye de gerçekten bir şeylerin değiştiğini düşündürdü. Artık büyük koltukların bir kısmında tarihimize sahip çıkan vatan evlatları oturuyor. Rabbim onlardan razı olsun. Bir Antepli olarak yıllarca Antep kalesini ilk kez bu yıl gezmiş olmam, beni geleceğe yönelik daha da umutlandırdı. Bu halka geçmişini unutturamadılar ve unutturamayacaklar inşallah.

 

Antep harbinde Faransızların şehrin etrafını kuşatması sonucu açlıkla yüzyüze gelen halk, leğenin içinde görünen acı zerdali çekirdeğini öğüterek tüketmiş.

 

Üstde ön cepheden görünen eski ev, yeni müzenin bodrumuna inen merdivenleri… Aşağıda bizleri nelerin beklediğini hiç bilemeden bu merdivenleri adımladım. Cam bir yürüme paltformu üzerinde gezdiğimiz ve platformun altında çeşitli tarih kokan eşyaların sergilendiği müze görmeye değerdi. Sanırım savaş sırasında halk ellerinde kalan her türlü malzemeyi savunma amaçlı silahlara dönüştürmek için bu tür bodrumları kullanmış. İçeride resim çekmek yasaktı ve resimleri için üsteki bağlantıya göz atmalısınız.. Resimli anlatımı dinledikten sonra çocukların yerden kurşun parçaları topladıkları, derme çatma tüfek yapılışı, direnişin en can alıcı sahneleri tarih penceresinden çıkmışcasına karşımızdaydı.

Posted by admin on Temmuz 5th, 2010

Filed under Antep'li | 21 Comments »

  • Spam Blocked

  •